Göl kıyısında bir Selçuklu sarayı: Kubadabad
Doç. Dr. Muharrem Çeken - Saray hükümdarın yaşadığı yerdir ancak ifade ettiği geniş anlamıyla hükümdarın şahsında devletin manevi evi, yani Devlethane’dir. Devletin işleyen kalbi burasıdır; kararlar alınır, elçiler kabul edilir, adalet dağıtılır, şölenler düzenlenir ve saray teşkilatı günlük işlerini burada yürütürdü. Divanhane yönetimin; bezmhane kabul ve eğlencelerin; mutfaklar, ahırlar ve diğer hizmet yapıları ise bu büyük düzenin gündelik işleyişinin parçalarıydı. Sultan ve ailesine ayrılan özel mekânlar, avlular ve kontrollü geçitlerle daha kalabalık bölümlerden ayrılırdı. Av, çevgan (kökeni Orta Asya'ya dayanan eski bir atlı spor oyunu), müzik ve şölenler hükümdarın gücünü görünür kılan, aynı zamanda saray hayatının vazgeçilmez gündelik eğlenceleriydi.
Saray, bir toplumun tüm mimarlık birikiminin en üst düzeyde temsil edildiği yerdir. Bu nedenle saraylar, çağın yönetim anlayışını, tören ve zevklerinin, tüm mimarlık yetenekleri ve bezeme görgüsüyle birlikte yansıtıldığı birer başyapıttır. Arkeolojik verilerle Ortaçağ-Türk dönemi saraylarının tüm unsurlarıyla en iyi izlenebildiği yerlerden biri Kubadabad’dır. Avlularla sınırlanmış alanlar içinde belirli tasarım ilkeleriyle inşa edilmiş yapıları, sultanî ve idarî bölümleri birbirinden ayıran mekân kurgusu ile Kubadabad, sonraki yüzyıllarda Edirne ve Topkapı saraylarında gelişecek saray anlayışının bir ön örneğini oluşturur.
Sarayın konumu
Kubadabad, Beyşehir Gölü’nün güneybatı kıyısında, Anamas Dağları’nın doğu eteklerinde kurulmuştur. Dağlardan inen suların oluşturduğu alüvyon düzlük, göle uzanan kayalık yarımada, çevredeki ormanlar burayı doğal bir yaşam alanına dönüştürüyordu. Dahası, Konya’dan Beyşehir üzerinden Akdeniz kıyılarına ulaşan yolların yakınından geçiyordu. Dolayısıyla, Dârü’l Mülk (Başkent) Konya ile sultanların kış aylarını geçirdikleri Antalya ve Alanya arasında elverişli bir menzil konumda yer alan bu bölge, cenneti andıran doğal güzelliği ile mükemmel bir sultanî ikamet sahası olarak Alaeddin Keykubat’ın dikkatini çekmişti.
Selçuklu tarihçisi İbn Bîbî, Sultan I. Alâeddin Keykubad’ın burayı ilk kez bir av gezisi sırasında gördüğünü anlatır. Onun kaleminde bölge, havası misk kokan, berrak suların aktığı, çiçeklerle bezeli, her tür av hayvanının dolaştığı “cennet gibi güzel bir dağ eteği”dir. Sultan bu manzaradan öylesine etkilenir ki Seder ve Havernak gibi efsanevi sarayları unutturacak bir imaret yapılmasını ister. Üstelik istemekle kalmaz; “parlak zekâsıyla” yapının planını çizer, yerlerini belirler ve düşüncelerini mimarına açıklar. İnşa işi, dönemin Emir-i Şikâr’ı yani av emiri ve aynı zamanda mimarı olan Sadeddin Köpek’e verilir.
Mimari özellikleri
1226 dolaylarında başlayan inşaatın ilk bölümleri birkaç yıl içinde tamamlanır. İbn Bîbî’nin göğe ulaşan eyvanlar, iç açıcı havuzlar, firuze ve lacivert renklerle bezeli duvarlar üzerinden anlattığı görkem, kazılarla ortaya çıkarılan mimaride karşılığını bulur. Kayalık yarımadanın en hâkim noktasındaki Büyük Saray denilen köşk; taht eyvanı, kabul ve yaşam mekânlarıyla külliyenin merkez yapılarından biridir. Köşkler, hamamlar, hizmet yapıları ve göle açılan kayıkhane İslam saraylarına özgü avlular düzeni ve belirli hiyerarşik mimari planlamalar çerçevesinde yerini alır.
Sultanın köşkler arasındaki özel dolaşımı için düzenlenen ve bugün “Sekili Yol/Sultani Yol/İhtiram Yolu” gibi adlarla anılan uzun geçit, hükümdar ile ailesinin özel kullanımına mahsustu ve bu haliyle Topkapı Sarayı’ndaki Altın Yol’un öncüsüdür. Çeşmeler, künklerle taşınan temiz su, hamamlar ve atık su kanalları ise görünür ihtişamın arkasındaki gelişmiş altyapı teknolojisini ortaya koyar. Sarayın güneyinde duvarlarla çevrili geniş bir avlak alanı teşkil edilir. Burada sultan için her öğleden sonra avın yanı sıra çevgan oynanıyor, okçuluk ve atlı gösteriler düzenleniyor, müzik dinleniyor ve şölenler veriliyordu. Gürlevi adı verilen küçük yapay gölet, içinde nilüfer çiçekleriyle avlak peyzajını tamamlıyor; Şikârhane (av köşkü) ise sultanın bu eğlence partisini en güzel yerden seyrettiği çinilerle dekore edilmiş sultani bir şaheser olarak yükseliyordu.
Genişleyen yerleşim
Kubadabad kısa sürede kıyıdaki birkaç köşk ve onlara ait müştemilattan oluşan tahkim edilmiş küçük bir iç kaleden kıyı ovasına yayılan donatılarıyla büyük bir şehir/saraya dönüştü. Yazılı kaynaklarda, Kemâl adlı mali işlerden sorumlu bir müşriften (müfettiş, denetçi), Bedreddin Sutaş isimli bir validen veya şehrin farklı konularından sorumlu olmak üzere buraya tayin edilmiş görevlilerden söz edilmesine bakılırsa, kıyıdaki sarayın çevresinde yöneticilerin, görevlilerin, hizmetlilerin ve üretim yapan toplulukların yaşadığı büyük bir saray/şehrin ovaya doğru şekillendiği anlaşılmaktadır.
Bu gelişime ait en önemli maddi verilerden biri, günümüzde Yenişarbademli’nin Pınarbaşı Mahallesi Camisi’nde devşirme olarak kullanılan H.633 (M.1235-36) tarihli kitabedir. Kitabede, Kubadabad valisinin burada bir mescit yaptırdığı yazılıdır. Asıl yapısı ortadan kalkmış olsa da başka bir caminin duvarında yaşamayı sürdüren bu taş, sarayın çevresinde kurulan şehir hayatının küçük fakat değerli bir belgesidir.
Yerleşim karayla sınırlı değildi. Anamas Dağları eteklerindeki Malanda Köşkü ile Beyşehir Gölü üzerindeki adalarda rastladığımız irili ufaklı yapı kalıntıları Kubadabad şehrinin Banliyö (uzak kent) alanını tanımlamaktadır. Bunların en dikkat çekicisi, saraya yaklaşık 3.5 kilometre uzaklıktaki Kız Kalesi’dir. Surları doğrudan suya inen bu küçük su şatosunda iki katlı bir köşk, hamam, çeşme ve gelişmiş bir su tesisatı ortaya çıkarıldı. Hamamın duvarlarında özgün yerinde çift başlı kartallı çiniler bulundu, adadaki Bizans kilisesinde ele geçen mozaik ve freskler, buradaki eski yerleşimin Selçuklular tarafından ihya edilip değerlendirildiğini ortaya koydu.
2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in 1240’taki Baba İshak İsyanı sırasında “Kubadabad Adası’na” sığınması, bugün Kız Kalesi olarak bildiğimiz bu korunaklı yerin önemini ortaya koyar. Kayıkhane ile adalar arasında işleyen deniz ulaşımı, Beyşehir Gölü’nün saray için güzel bir manzaradan ibaret olmadığını; ulaşımın, güvenliğin ve eğlencenin parçası olduğunu gösterir.
Tarihe tanıklık
Kubadabad, I. Alâeddin Keykubad’ın avlandığı, çevgan oynadığı ve dinlendiği bir saraydı; fakat Selçuklu tarihinin en sert olaylarına da tanıklık etti. Bunların en dramatik olanlarından biri Mimar Sadeddin Köpek’in burada öldürülüşüdür. Sarayın planlanıp kurulmasında başrol oynayan Sadeddin Köpek, Keykubad’ın ölümünden sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde büyük bir siyasi güç kazanır. Sultan tarafından onu öldürmekle görevlendirilen Sivas Subaşısı Hüsameddin Karaca, önce Köpek’in şehre yakın konutunda kalır; ertesi sabah onunla birlikte saraya gider. Sadeddin Köpek gün sonunda bir eğlence ortamı sonrasında, inşasına yön verdiği Kubadabad’da öldürülür, cesedi surlara asılır. Bugün, Anamas Dağları eteklerinde Malanda denilen mevkideki bir yapı, planı, çinileri ve saraya günübirlik mesafesi ile kaynaklarda sözü edilen Köpek’in köşkü olabileceği düşünülmektedir. Böylece Kubadabad’ın parlak tarihine saray entrikalarının gölgesi de düşmüştür.
1243 Kösedağ Savaşı’nın ardından Selçuklu merkezî gücü zayıflarken Kubadabad’da giderek daha az kullanılan bir yere dönüşür. Arkeolojik veriler, Moğol ve Eşrefoğlu dönemlerinde buradaki hayatın XIV. yüzyıl başlarına kadar sürdüğünü ve bazı saray yapılarının işlik gibi kullanılan atölyelere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Bu atölyelerde çiniler üretilmeye devam eder, metal ocaklarda daha ucuz ama daha kaliteli çelik üretimi gerçekleştirilir.
Ardından şehir uzun bir tarih boyunca boşalır; yıkılan yapıların taşları çevredeki yerleşimlere taşınır, geniş şehir tarlaların altında kaybolur. XVII. yüzyılda Kâtip Çelebi hâlâ Alâeddin Keykubad’ın buradaki eserlerinden söz etse de Kubadabad tarihin karanlık sayfalarında yavaş yavaş kaybolur.
Kayıp sarayın yeniden keşfi
Modern çağa ait ilk tespit Kubadabad’a ilk bakışlarından biri, 1905’te buraya gelen Hans Hermann Graf von Schweinitz’e aittir. Kalıntıları Bizans yapıları sanır fakat Kız Kalesi’nin ilk yayımlanan fotoğraflarından biri de onun bu gezisine aittir. Kubadabad’ı gerçek kimliğiyle ortaya çıkaran kişi ise Konya Müze Müdürü Zeki Oral olur. İbn Bîbî’deki Kubadabad anlatımlarının izini süren Oral, 1949’da sarayın yerini belirler; sondajlar yapar, planlar çizer ve bulduğu çinileri bilim dünyasına tanıtır.
Bilimsel kazılar ise 1965’te Ankara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Katharina Otto-Dorn tarafından başlatılır. Kubadabad çalışmaları, doğrudan Orta Çağ-Türk dönemi kültürünü ve bir Selçuklu sarayını araştırmak amacıyla mimar, sanat tarihçisi, fotoğrafçı ve koruma uzmanlarından oluşan tam kadrolu profesyonel bir ekiple yürütülen ilk arkeolojik çalışmadır. Bu yönüyle Türkiye’de Selçuklu ve Orta Çağ Türk dönemi arkeolojisinin gelişmesinde bir dönüm noktası olmuştur.
Bu ilk kazılardan sonra, uzun yıllar kendi haline bırakılan Kubadabad’da, 1980’de, Prof. Dr. Rüçhan Arık yeniden bilimsel çalışmaları başlatır. Burada kesintisiz bir araştırma geleneği oluşturulur. Önce Kız Kalesi’nde, ardından ana saray alanında yürütülen kazılarla köşkler, hamamlar, bahçeler, su tesisleri ve binlerce eser gün ışığına çıkarılır. 2017’den bu yana Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izinleri ile Ankara Üniversitesi’nden Doç. Dr. Muharrem Çeken ve ekibi tarafından sürdürülen yeni dönem çalışmalarıyla Kubadabad, Türkiye’nin en uzun soluklu Orta Çağ Türk dönemi kazılarından biri hâline gelir.
Kazıların ortaya çıkardığı eserler, sarayın duvarlarından sofralarına kadar uzanan hayatı yeniden hayal edebilmemize imkân sağlıyor. Sekiz köşeli yıldız ve haç biçimli çiniler üzerinde hükümdarlar, saraylılar, avcılar, çift başlı kartallar, tavus kuşları, sirenler, sfenksler ve ejderler görülür. Bunlar basit birer bezeme değildir; buradaki soyut anlatım, iktidarı, uğuru, koruyuculuğu, avı ve sarayın çevresindeki doğayı anlatan görsel bir dildir. Kartalların göğsüne yazılan “es-sultan” ve “el-muazzam” ifadeleri, sarayın duvarları hükümdarlığın temsil alanına dönüştürüyordu.
Alçı dolap ve panolardaki av sahneleri iç mekânların zenginliğini tamamlar. Seramik kaplar, sarayın zengin mutfağını, depolarını ve sofralarını; kandiller, ışıl ışıl pencere camları, şişeler ve kadehler ise aydınlık ve renkli odalarını hatırlatır. II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in adını taşıyan altın yaldızlı ve mineli cam tabak, zengin saray sofrasının zarafetini günümüze taşır.
Ok uçları, mızraklar ve bıçaklar avı ve güvenliği; kilitler ve anahtarlar sarayın kapalı ve denetlenen mekânlarını; makaslar, iğneler, kemer tokaları ve takılar ise gündelik hayatı ve kişisel süslenmeyi görünür kılar. Kazı buluntuları böylece hükümdarın tahtından, mutfaktaki kaba, çinili duvarlardan kapı kilidine kadar sarayı yaşayan bir bütüne dönüştürür.
Kubadabad’ın önemi, tek tek güzel eserlerinden daha büyüktür. Burayı önemli kılan esas unsur, sarayın temsili gücünün, bürokrasi, özel hayat, eğlence, mimari ve diğer üretimler ile çevresinde büyüyen şehrin aynı arkeolojik bütün içinde okunabilmesidir. Beyşehir Gölü kıyısındaki duvarlar bugün alçalmış olsa da topraktan çıkan her buluntu, Selçuklu sarayının kaybolmuş sesini biraz daha duyulur hâle gelmesini sağlamaktadır.